• Nombre de visites :
  • 881
  • 5/9/2012
  • Date :

PEŞAVER GECELERİ: Yazarın Önsözü

peşaver geceleri: yazarın önsözü

(Şiîlik-Sünnîlik Üzerine Tartışma)

Hamd alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat-u selam peygamberlerin sonuncusu, nebi ve emin olan Hz. Muhammed (s.a.a)’e, tahir ve temiz olan Ehl-i Beyt’ine ve özellikle de amcasının oğlu ve vasisi Emir’ul- Mü’minin Hz. Ali’ye olsun.

Allah’ın verdiği başarı, risalet hanedanının özel teveccühü ve ilim ve edep sahiplerinin isteği sayesinde bu değerli kitabın dördüncü baskısı da bittiğinden değerli okuyuculara şu dört önemli hususu hatırlatmak istiyorum:

1- Batıl ehlinin yaptığı kötülüklerden biri de alimlerin ve bilginlerin kitaplarına ihanet elini uzatmaları, söylediklerini tahrif etmeleri ve bazı bölümlerini yok etmeleridir.

Maalesef bu kötü iş Mısır ve diğer ülkelerdeki Ehl-i Sünnet matbaalarında açıkça görülmektedir. Onlar bir çok tahriflerde bulunarak ve bazı konuları yok ederek aslında bizzat kendi yazarlarının, bilginlerinin ve alimlerinin ruhunu incitmektedirler. Bazı bilginlerin, bencilliklerinin esiri olup bağnazlığa düşmeleri, büyük alimlerin kitaplarına ihanet ellerini uzatmaları ve bazı konuların tahrif veya yok edilmesiyle hak ve hakikatin ortadan kaldırılamayacağından gaflet etmeleri gerçekten çok üzüntü verici bir husustur.

Halbuki Allah-u Teala bizzat hakkı korumayı kendi kudret ve iradesine almıştır. Bu önsözde fazla açıklamaya yer olmadığı için, konuyu ispat edici bir örnek olsun diye sadece şu bir örneğe işaret etmek istiyorum:

H. 1319 yılında Mısır’da el-Kübra-i Emiriyye matbaasında ikinci baskısı yapılan Tefsir-i Keşşaf c. 3 s. 301’de Carullah Zemahşeri’nin söylediği şiirler ve beyan ettiği görüşler apaçık bir şekilde kaydedilmiş ve bütün bu şiirler bu kitapta mevcuttur. Ama ne yazık ki H. 1373 yılında Kahire’de el-İstikame matbaasında basılan yeni baskısında söz konusu şiirler atılmıştır. Elbette bu, Ehl-i Sünnet kardeşlerin yaptığı bu tür hareketlerinin sadece bir örneğidir. Dolayısıyla bizim kitabın metninde işaret ettiğimiz bazı kaynaklar ve bilgiler eğer yeni kitapların yeni baskılarında görülmezse sebebi sözünü ettiğimiz bu tahriflerdir. Gerisini varın siz mukayese edin.

2- Kitabın editörlerinin ve matbaanın gösterdiği bütün dikkat ve çabaya rağmen maalesef kitap basıldıktan sonra yine de bir takım hatalar görülmüş, mümkün olduğu kadar bu hatalar giderilmeye çalışılmıştır.

3- Pakistan, Bağdat ve Kuveyt’ten bazı dostlar bu kitabın kendi dillerine tercüme edilmesi hususunda izin istediler. Ben de burada bu kitabı ve “Sed Mekale”‌ kitabını tercüme edilebileceğini ve bunun için izin verdiğimi belirtmek istiyorum. Sadece çevirmenlerden bu kitapları kelime kelime tercüme etmelerini, hiçbir tahrif, atma ve mana üzere nakil yapmaksızın bütünüyle tercüme etmelerini istiyorum.

4- Önceki baskılarda da söylediğim gibi bu kitabı ticari amaçlı olarak basmıyorum. Bu konuda hiçbir beklentim yok, hiç kimseden de maddi ve manevi yardım almış değilim. Buna bizzat kitabı satan kitap evleri de şahittir. Ben sadece velayet maarifinin tebliğini amaçlıyorum. Hiçbir maddi menfaat ummuyorum. Ama maalesef buna rağmen bazı kitapçılar büyük bir kabul gören bu kitabı fahiş bir fiyatla satmaktadırlar. Bu yüzden dindar kitap evlerini uyarıyorum. Bu iş velayet makamına ihanettir ve kötü bir şeydir. Ben bundan razı değilim, dolayısıyla Allah, Peygamber ve velayet makamının sahibi de bu kötü amelden razı olmayacaktır.[1]

Bu kitabı sadece velayetin gerçeklerini ve imamet makamının güzelliklerini açığa çıkarmak ve düşmanların yıllarca Ehl-i Sünnet kardeşlerin zihninde icat ettikleri batıl şüphe ve ilkaları ortadan kaldırmak için yayınlamış bulunuyorum. Dolayısıyla da bu kitaptan dolayı hiçbir ticaret ve maddi gelir endişesi içinde değilim.

“Şüphesiz ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam.”‌[2] ayetinin de gereği olarak velayet nuru tecelli etmiş ve bu kitap dost ve düşman tüm Müslümanların ilgisini kazanmıştır.

Elbette bu kitap basılınca her taraftan saldırıya da uğrayabilir ve eleştirilebilir. Nitekim bizden öncekiler de bu tür saldırılara uğramıştır. Dolayısıyla hasetçi ve inatçı insanların kınamasından da öte bu kitaba itiraz edilebileceğini ve saldırıya uğrayabileceğini tahmin ediyorum.

Bazı alimler bu kitabın yüce anlamına ve zahiri ibarelerine itiraz edebilir ve neden bu kitabın edebi inceliklerden, yüce felsefi ve ilmi anlamlardan, kafiye ve uyumdan uzak kaldığını ifade edebilir.

Cevaben söylemek gerekir ki, daha önceden de beyan ettiğim gibi ben ömrüm boyunca asla gösteriş meraklısı olmadım. Gerçek anlamda yaratılış aleminin küçük bir zerresi olduğum düşüncesiyle hareket ettim.

Ayrıca inancıma göre konuşmacılar ve yazarlar ya resmen ilmi meclislere katılmalı ve alimler için konuşmalıdır ve yazmalıdır; ya da sıradan halk için konuşmalı ve yazmalıdır.

Şüphesiz bu tür konularda ilim ve felsefe ehli alimler bir çok kitaplar yazmışlardır. Dolayısıyla alimler için bu tür yazıları kaleme almak abesle iştigaldir. Sıradan halka ilmi ve felsefi yüce konuları yazmak veya beyan etmek de tümüyle yanlış, faydasız ve ömürlerini heder etmektir. Yüce konular oldukça sade bir beyanla ifade edilmelidir.

Ayrıca ben bu kitabı ilmi ve düşünsel gücümle güzel bir kitap yazma düşüncesi içinde kaleme almadım. İnsaf üzere hüküm vermeleri ve aldatıcıların hilelerine kanmamaları için sade bir dille ifade edilip basında da yer alan bu yüce konuları özellikle bu ülke Müslümanlarının da dikkatine sunmak istedim.

Dolayısıyla bu kitap; hızlı yazabilen Hindistanlı basın mensuplarının huzurunda birkaç Ehli Sünnet alimiyle yaptığım tartışmalardan ibarettir. Burada konuşulanlar ilk önce söz konusu basın mensuplarının gazete ve dergilerinde de yer almış, daha sonra da tarafımdan kitaplaştırılmıştır.

Her ne kadar delil ve mantık üzere söylenmiş de olsa, düşmanın fitne vesilesi kılmasına yol açabilecek bazı cümleler nakledilmemiş, yeni bir takım kaynak ve ifadeler gözden geçirilerek okuyuculara takdim edilmiştir.

İlim, fazilet ve edep ehli kimselerin bu kitaba sade ve temiz bir niyetle yaklaşmasını ümit ederim. Gördükleri yanlışlıkları affetmelerini ve bunu gidermeye çalışmalarını dilerim. İnsan unutkandır, masum peygamberler ve değerli vasileri dışında hiç kimse unutkanlıktan uzak değildir.

Bazıları bu kitapta yazılanların yeni bir şey olmadığını, 1300 yıldır söylenen şeylerin tekrarından ibaret olduğunu ifade edebilirler. Buna da cevap olarak demek gerekir ki dini konular, ilmi faraziyeler, matematiksel işlemler ve felsefi konular gibi değildir. Zaman aşımına uğramaz ve yeniden keşfedilmez. Kur’an-ı Kerim, muteber hadisler ve tarihi gerçekler asla değişmez. Elbette herkes bir öncekilerden nasiplenir. Ben de neye sahipsem Kur’an-ı Kerim’den muteber hadislerden, tarihi gerçeklerden ve ilim ehlinin araştırmalarından istifade ettiğim şeylerdir.

Bazı sade kimseler de bu tür kitapların fitne ve ayrılığa sebep olduğunu ve bu yüzden yazılmaması gerektiğini ifade edebilirler. Buna da cevap olarak söylemek gerekir ki, biz de dini takvaya sahibiz. İlim, mantık ve edep dışında kalemi ele alarak iftiralarda bulunmak elbette doğru değildir.

Elbette biz bazıları gücenmesin diye ilmi ve mantıksal tartışmaları bir kenara bırakmayı, yapılan itham ve iftiralara karşı susmayı da doğru bulmuyoruz. Bunun Şia alemine büyük bir zarar vereceği kanısındayız. Çünkü tarihin de tanıklık ettiği gibi biz ne kadar sustuysak ve gerçekleri dile getirmediysek bazı kimseler bir o kadar cesaretlenerek ilim, edep, din ve medeni olmayı bir kenara bırakarak şiddetle ihanette bulunmuş, dili ve kalemiyle Şii Müslümanlara saldırmıştır.

Biz her ne kadar dost olduysak onların akıl ve şeriat dışı davranışlarını görmezlikten geldiysek ve bazı yazarların mukaddesatımıza karşı savurdukları küfürleri, tekfirleri ve iftiraları görmezlikten geldiysek yine de onlar zerre kadar değişmemiş, hatta daha da küstahlaşmıştır. Fırsatını buldukça zehrini dökmüş, şiddetle saldırmış, halka bizlerin kafir ve müşrik olduğunu söylemişlerdir.

İşte bütün bunlara rağmen dostluk ve nezaket gölgesine sığınarak bütün bunlara cevap vermemek insanın görevini yapmadığı anlamına gelmektedir. Benim Müslümanlar arasında fitne çıkardığım sanılmasın. Ben Kur’an ayetleri, Peygamberin emirleri ve masum Ehl-i Beyt’in tavsiyeleri doğrultusunda Müslümanların birlik ve beraberliğini istiyorum. Zira İslam ümmetinin saadeti, büyüklüğü ve azameti Müslümanların birliğindedir. Elbette bunun gerçekleşmesi ve Müslümanlar arasında dostluk ve kardeşliğin sağlanması için de her iki tarafın buna riayet etmesi gerekir.

Birlik ve beraberlik için gerçekler görmezlikten gelinemez ve yanlışlıklara sessiz kalınamaz. Bu tür görmezlikten gelmeler bizim aleyhimize tamam olur.

Ben kesin olarak Ehl-i Sünnet kardeşler ile dostluk ve samimiyet içinde olunmasını, İslam fırkaları arsında güzel ilişkilerin kurulmasını ve anlayışın hakim olmasını istemekteyim. İslam ve Müslümanların ıslahı ve maslahatı da bundadır.

Ama Ehl-i Sünnet kardeş ve alimleri de bu dostluğa inanmalı ve birlik ve beraberlik içinde hareket etmelidirler. Aksi takdirde tek taraflı dostluk ve görmezlikten gelmek sürekli ve kalıcı olmayacaktır. Bu tek taraflı dostluk ve riayet sebebiyledir ki, her zaman özellikle de günümüzde bazı küstah yazarlar, Sünni adı altında bir takım kitap ve makaleler kaleme almış, inançlarımıza saldırmış ve insanları bu konuda kandırmaya çalışmışlardır.

İlginç olan da şu ki bütün bu sövgü, ihanet ve iftiralara rağmen kendilerini hak sahibi görmekte, buna karşı Şiilerden biri kendi haklarını korumak için cevap vermeye kalkıştığında de hemen ona saldırmakta ve binlerce çirkin kelimeler ve iftirayla karalamaya çalışmaktalar.

Halbuki sövmek acizlerin işidir. Onlar buna riayet ederlerse şüphesiz biz de susar ve hatalarını görmezlikten geliriz. Ahmet Emin, Kasımi, Muhammed Sabit, Kürt Ali ve Musa Carullah gibi Şia mezhebinin mukaddesatına saldıran kimseler; Mısır’daki el-Ezher üniversitesi, Dimaşk, Bağdat ve diğer yerlerdeki ilmi merkezler tarafından reddedilir ve aslında yakılması gereken kitap ve makaleler yayınlanmazsa, biz de büyük bir dostluk içinde onlara kardeşlik elimizi uzatır, kaybolan azametimizi yeniden kazanmak için onlarla büyük bir birliktelik içine gireriz.

Ama küstah yazarlar ve gizli eller sürekli kendilerini Sünni olarak tanıtmakta ve bu birlik ve samimiyetin oluşmasına engel olmaktadırlar. Kendi zehirli kalemleriyle Müslümanların kalbine nifak tohumları ekmektedirler. Akıl sahibi kimseler, bize yapılan bunca küfür, tekfir ve ihanetlere rağmen susmamızı ve cevap vermememizi nasıl isteyebilirler?

İnsanları kışkırtmamak gerektiğini söyleyen beyler, Sünni yazarların makalelerine ve kitaplarına bakmıyorlar mı? Bakacak olurlarsa, asıl kışkırtıcıların kendini savunan Şii alimleri değil, bu satılmış kalemler olduğunu kesin ve açık bir şekilde görürler.

Son zamanlarda yazılan Şii kitaplarına bakacak olursanız, hepsinin genelde kendilerini savunma niteliğinde olduğunu açıkça görürsünüz. Hiçbir akıl sahibi bu kadar iftira ve küfürler karşısında sessiz kalmayı tavsiye etmez. Ben de tebliğ makamına geldiğim andan itibaren İslam mukaddesatını savunmaya ve düşmanların her türlü saldırılarına karşı koymaya çalıştım.

Zira hurafe ve nefsani arzularla savaşmanın çok zor olduğunu biliyorum. Adetler ile savaşmak düşmanlık yaratır. Nitekim büyük hidayetçiler de sapık ümmetleri ifrat ve tefritten korumaya çalıştığında sürekli cahillerin saldırısına uğramış ve büyük bir muhalefetle karşılaşmışlardır.

Peygamberlerin ve değerli vasilerinin hayatı, insanın aklını hayretlere düşüren saldırılar ve düşmanlıklar ile doludur. Onların düşmanları her türlü çirkin davranışa baş vurmuş, her türlü iftirada bulunmuşlardır.

Biz de peygamberlerin takipçileriyiz. Dolayısıyla da şiddetli saldırılara uğrayacağımız bellidir. Her türlü zorluklar ve iftiralar karşısında sabretmeliyiz ki biz de kendilerine uyduğumuz ilahi insanlar ile mahşur olabilelim ve büyük bir sevaba erişelim.

Allah’a şükürler olsun şimdiye kadar da bu yolda büyük fedakarlıklar gösterdim. İç ve dış düşmanlar bana karşı bir çok iftirada bulundular ve çeşitli yollar ile beni tehdit ettiler. Ben ise bu saldırılar karşısında kendimi savunmaya da kalkmadım. Bu konuda sabrettim, direndim, imanım arttı. Sürekli din büyüklerinin tarihini, hayatını göz önünde bulundurdum ve yegane hükmün Allah’ın hükmü olduğunu söyledim.

Ben hakkın hüküm ve emrinden ayrılmam

Düşmanın kılıcı başıma inse de

Bütün bu iftiralara ve yalanlara karşı beni koruyan, insanlar arasındaki sevgimi ve saygınlığımı arttıran Allah’a şükürler olsun. Gerçekten de kim Allah için olursa, Allah da onun için olur. İnsanlar hiçbir zaman hak ve hakikati ortadan kaldıramazlar.

O Yahudiler onca yalan ve iftira attılar;

İsa bin Meryem’e, Meryem’e ve havarilere.

Ben kimim ki bana yalan atılmasın;

Ne güneşim ne de dolunay.

Hz. Musa’ya Hz. Meryem’e zina iftirasında bulundular, onca peygamberi sihirbazlık, yalancılık ve delilikle suçladılar. Onlar bütün bunlara rağmen gevşemediler, ümitsizliğe kapılmadılar ve hayatları bizler için birer ibret dersi oldu. Böylelikle bizim de iftiralar ve küfürler karşısında kaçmamamızı, inançlarımızda daha da sabit ve güçlü olmamızı sağladılar.

Din düşmanları bütün iftiralara rağmen, din büyüklerinin adını kötüleyemedi ve onları halkın kalbinden çıkaramadı. Muaviye gibi bir insan bütün gücüyle Hz. Ali (a.s)’ın adını kötüye çıkarmaya çalıştı, bu konuda bir çok çirkin işlere bulaştı. Hz. Ali’nin namaz kılmadığını, makam düşkünü olduğunu, Medine’de fitne çıkardığını, Osman’ın katline bulaştığını iddia etti. İnsanları Ali (a.s)’a lanet etmeye teşvik etti. 80 yıl boyunca minberlerde Ali (a.s)’a lanet edildi. Hariciler ve nasibiler de bu çirkin ameli günümüze kadar devam ettirmişlerdir. Onlar her ne kadar Ali (a.s)’ın adını kötülemeye çalıştılarsa da bunun tam aksi gerçekleşti. Kendi adları tarihten silindi ve sadece utanç duyulan isimleri tarihte kaldı. Hak ve batılın göstergesi de budur.

Batıl az bir süre gezer durur; Hak ise sabit ve kalıcıdır.

Öyle ki günümüzde Şam’a gidenler büyük bir şaşkınlığa düşmekteler. Zira Şam ehli onları o kadar sevdikleri halde Ümeyye oğullarından hiçbirinin kabri bile kalmamış, tüm izleri silinip gitmiştir. Ama Hz. Ali (a.s) ve evlatlarının kabirleri her yerde güneş gibi parlamakta, bütün insanların ziyaretgahı haline gelmiş bulunmaktadır.

Hatta Şam’da bile Muaviye’den eser kalmadığı halde Haşim oğulları’nın kabirleri, özellikle de Haşim, Sekine, Fatıma, Abdulah, Cafer-i Tayyar ve hatta Bilal-i Habeşi’nin mezarı tüm azametiyle ayakta durmaktadır.

Özellikle de Şam’ın bir fersah uzaklığındaki Hz. Zeyneb’in mezarı, herkesin akın ettiği bir ziyaretgah haline gelmiştir. Emevi camisinin yanında ise İmam Hüseyin (a.s)’ın kızı Rukayye’nin mezarı vardır. Söylendiği üzere Rukayye esirlik anında Şam harabesinde dünyadan göçtü ve oraya gömüldü. Oradan geçen Şii ve Sünni her Müslüman kendisine saygı ve sevgi göstermekte, Peygamberin torunu olan Rukayye’nin azametli ruhundan yardım dilemektedir.

Bugün de o kavmin takipçileri, bunlardan öğüt alıp akıllanacağına ve kötü amellerinden el çekeceklerine, iftiraya başvurmakta, Harici ve Nasibilerin avukatlığını yaparak İslam düşmanlarına alet olmaktadırlar.

Bazen Hz. Ali ve Ehl-i Beyte saldırmakta, bazen de Peygamber gibi Ehl-i Beyti savunduğu için Şii alimlerine hakaret etmekte, iftirada bulunmaktadırlar. Herkese belli bir iftirada bulunarak, kimini emanetsizlik, kimini dinsizlik, kimini de ahlaksızlık ile suçluyorlar. Böylece toplumun kendilerine güvenmesine engel olmaya çalışıyor, sözlerinin kalplere etki etmesinin önünü almaya uğraşıyorlar. Böylece de halkı başı boşluğa iterek düşmanların hakimiyetini sağlamak istiyorlar.

Halbuki Peygamberlere ve vasilerine attığı iftiralar da etkisiz kalmış ve toplumdaki sevgileri gün gittikçe artmıştır. Dolayısıyla bugün de Ehl-i Beyt alimlerine atılan iftiralar etkisiz kalacak, insanların kalbindeki sevgileri gün gittikçe artacaktır.

İslam düşmanları şunu bilmelidir ki, bir insan Allah için oldu mu Allah da onun için olur. Nitekim Allah-u Teala Tevbe Suresi 32. ayette şöyle buyurmaktadır:

“Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.”‌

Çırağı ra ki iyzed berefruzed,

Ger ebleh pof koned riyşeş (belki riyşeeş) besuzed.

Allah’ın yaktığı ateşi,

Cahil üfürürse sakalı (belki kökü) yanar.

Velhasıl küfür ve iftiralar inatçı ve sermayesiz insanların adetidir. Eğer bu iftira ve yalanlar şahsi olursa tahammül edilebilir ve görmezlikten gelinebilir. Aksi takdirde burada susmak manasız ve acizliktir.

Bu iş tıpkı savaşan iki kişiden birinin eline kılıcı verip diğerine de sabretmeyi tavsiye etmek gibidir. Burada suskunluk acizliktir ve başkalarının da haktan sapmasına neden olur. Dolayısıyla da büyük bir haramdır. Nitekim bir hadiste Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Ümmetimin içerisinde bidatler (ve hakkı gizlemeler) ortaya çıktığında, alim ilmini ortaya koymalıdır; kim bunu yapmazsa Allah’ın laneti onun üzerine olsun.”‌ [3]

Elbette şahsi hususlarda tahammül etmek gerekir. Ama umumu ilgilendiren hususlarda susmak câiz değildir. Ehl-i Beyt (a.s) da Yezit ve Muaviye gibi soysuzlara teslim olmamış, zulüm ve baskıları karşısında direnmişler ve şöyle buyurmuşlardır:

“Ölüm, kusur ve ara katlanmaktan daha evladır.”‌

İnsanın, kendini savunma gücüne sahip iken ve bu konuda hiçbir engel yok iken susması zalime yardım olacaktır. Elbette burada şu soru sorulabilir: Bundan otuz yıl önce Ehl-i Sünnet ile yaptığınız bir tartışmayı bugün yayınlamanızın ne gereği vardı?

Evvela söylemem gerekir ki ben şöhret düşkünü bir insan değilim, şöhretin yıkıcı afetlerinden tümüyle haberdarım. Şimdiye kadar farklı dallarda otuzdan fazla kitap yazdım ve asla kendimi gösteriş yapmaya kalkmadım.

Ama şu anda bir takım nedenlerden dolayı bu kitabı basmak istedim. Fasit, hain ve satılmış kalemler meydanı boş görünce istediği her şeyi yazdılar ve söylediler.

Parlak ve nurlu güneş gizlenince,

Yarasalar oyun sahnesine çıkar.

Özellikle Mısır’da gizli eller bir takım kitap ve makaleler ile bilgisiz insanları şaşkınlığa düşürmüş ve Şiilerin kafir ve Rafızi olduğunu ifade etmişlerdir. Ama bu arada hain olduğunu söyleyemeyeceğim bir takım kalem ehli kimseler de geçmişlerine uyarak açıkça iftira dolu kitaplar yazmış (es-Sünne ve’ş- Şia), eserler yayınlamış ve Şia alemine darbe vurmuşlardır...

Burada söylenecek bir çok şeyler vardır. Eğer kalemi serbest bırakacak olursam ve İslam’ın ilmi, ameli ve içtimai konularına girecek olursam, bu önsöz de İbn-i Haldun’un önsözü gibi uzar ve başlı başına bir kitap olur.

Son olarak değerli gençlere şunları tavsiye ediyorum: Kendinizi şahıslara kul köle etmeyin, her söze inanmayın, her sese yönelmeyin, hak Şia mezhebi hakkında bir şüphe ortaya atıldığında hemen ehil insanlara giderek dalalete düşmekten kurtulmaya çalışın. Din satıcıları sizi kandırmasın, onlar sizlerin özgürlüğünüzü gasp etmek ve sizleri sömürmek isterler. Bu yüzden batıl sözleri hak gibi göstermeye çalışırlar, dindar insanlara karşı sizleri kötümser kılmak için uğraşırlar, aranıza fitne sokmak için didinirler. Dinde ıslahat ve hurafeleri engellemek adına sizi dinden uzaklaştırmak isterler. Sizi birbirinize düşürerek düşmanlarınızın hakimiyetini sağlarlar. Zira bizi birleştiren yegane güç dindir. İslam düşmanları da bu yoldan girerek Müslümanları birbirinden ayırmaya ve onları emperyalistlere teslim etmeye çalışırlar.

İnsan yüzlü bir sürü İblis vardır;

O halde her eli sıkmamak gerekir.

Batıl ehli sürekli hak suretinde görünmeye çalışır ve bu yolla halkı kandırmak için uğraşır. Uyanık ve bilgin insanlar akıl, ilim ve mantık silahıyla batıl perdeleri yırtmalı, kendilerini dalalet çukurundan kurtarmalıdırlar.

Ben sadece tebliğ ediyorum,

İster ibret al, ister yüz çevir.

Peygamber (s.a.a)’in; “Kullara teşekkür etmeyen, yaratıcıya şükür etmez.”‌ buyruğu üzere bu kitabın baskısında emeği geçenlere teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Bizzat kendileri benden adlarının yazılmamasını istedikleri için ben de adlarını zikretmiyorum. Onlar hakikatte velayet makamıyla bir alışverişte bulunmuşlar ve Allah’tan sevap dilemişlerdir.

Allah’tan onlara ebedi saadetler vermesini, dünyada bereket ve başarı dolu bir hayat sürdürmelerini, ahirette de Ehl-i Beyt ile mahşur olmalarını dilerim. Allah onların bu amelini kabul etsin ve uhrevi sermayelerinden kılsın.[4]

Bendeniz fani kul Muhammed Musevi

(Sultan’ul-Vaizin Şirazi)

YOLCULUĞUN BAŞLANGICI

Rabi’ul- Evvel 1924’de, otuz yaşındayken kutsal ziyaretgahlara müşerref olduktan ve masum İmamların (Allah’ın binlerce salat ve selamı onların üzerine olsun) kabirlerinin ziyaretlerinden ayrıldıktan sonra Hindistan yoluyla sekizinci İmam Mevla Ebu’l Hasan’ir- Rıza Hz. Ali bin Musa (a.s)’ın türbesini ziyaret etmek için Horasan’a doğru hareket ettim.

Yolumun üzerinde bulunan Hindistan’ın iki önemli liman şehri olan Karaçi[5] ve Bombay’a vardığımda bu gezim, sonra beklenenin aksine önemli gazetelerde yer aldı. Hindistan’ın uzak şehirlerinden eski dostlar, samimi ve mümin arkadaşlar, ülkelerine geldiğimden haberdar olunca, beni bulundukları bölgelere davet ettiler; mecburen davetlerine icabet ettim. Dehli, Agire, Lahur-i Pencab, Siyalkut, Keşmir, Haydarabad-i Behar, Lipur, Kuveyte ve diğer şehirlere gittim. Gittiğim her yerde halk tarafından coşku ve sevgiyle karşılandım. Bu önemli şehirlerin çoğunda çeşitli din ve mezhep alimleriyle münazara (tartışma) meclisleri düzenleniyordu.

Önemli münazara meclislerinden biri “Dehli”‌ şehrinde Hindistan’ın önderi Gandi’nin de bulunduğu Hindu ve Brahman din adamlarıyla yapılan münazaraydı. Bu münazara o günün gazetelerinde geniş bir şekilde yer aldı. Allah-u Teâla’nın havl-u kuvvesi ve Hz. Hatem’ul- Enbiya (s.a.a)’in özel lütfüyle başarı daima benimleydi. Allah’ın yardımıyla, mukaddes İslam dininin ve hak mezhep olan Caferiliğin hakkaniyetini isbat ettim.

Daha sonra “Dürr-ü Necef”‌ adlı haftalık derginin muhterem müdürü sayın Ebu’l- Beşir Seyyid İnayet Ali şah Nakavi’nin önderliği ile “Siyalkut”‌ şehrinin “İsna Aşarîye”‌ derneği tarafından davet edildim. Bunun üzerine o bölgeye doğru hareket ettim. İyi bir rastlantı üzere merhum “Risaldar Muhammed Ekrem Han”‌ın oğlu ve “Kolenl Muhammed Efdal Han”‌ ın kardeşi ve eski samimi dostum olan sayın “Serdar Muhammed Serverhan Risaldar”‌ [6], muhtelif kesimlerden oluşan büyük bir cemaatle beni karşıladılar ve hep birlikte onların evine gittik. Hindistan’ın Kızılbaş ailesinin ünlü Serdarlar’ı “Pencab”‌da oturuyorlar. Bunlar H. 1339-1340 (1918-1919) yıllarında “Kerbela”‌, “Kazimeyn”‌ ve “Bağdat”‌ta hakimiyet kurmuşlardı. Yine bunlar “Siyalkut”‌ şehrindeki Kızılbaş ailesinin şerefli, ünlü ve mümin kişilerindendirler. Ayrıca o şehrin adliye idaresinin reisi idiler ve bütün halkın onlara karşı özel ihtiramları vardı.[7]

Benim “Pencab”‌a gitmemle ilgili haber gazeteler vesilesi ile yayınlanır yayınlanmaz, İran’a gitme niyetinde olduğum halde ve bu konudaki ciddiyet ve ısrarıma rağmen, çeşitli yerlerden özellikle de “Pencab”‌da Şia alimlerinin iftiharlarından olup “Lahur”‌da oturan, otuz ciltlik “Levami’ut-Tenzil”‌ tefsirinin sahibi Hüccet’ul- İslam Sayın “Seyyid Ali Razevi Lahuri”‌ tarafından şahsıma durmadan davet mektupları geliyordu.

Ayna zamanda Hindistan’ın “Pencab”‌ şehrinde, Şia’nın büyük şahsiyetlerinden olan Kızılbaş kardeşler ve oradaki müminler tarafından “Peşaver”‌ şehrine davet edildim.

Sayın “Muhammed Server Han”‌ın ısrarıyla bu daveti kabul edip 14 Recep’de o şehre doğru hareket ettim. Oraya vardığımda onlar tarafından fevkalade saygıyla karşılandıktan sonra minbere çıkıp sohbet etmemi istediler. Hindistan dilini kamil bilmediğimden, Hindistan şehrinin hiç birinde minbere çıkıp sohbet etmedim. Ama “Peşaver”‌ halkı genellikle Farsça’yı iyi bildiklerinden dolayı ricalarını kabul ettim. İkindi vakitleri “İmam Bare”‌[8]de merhum Adil Beyk Risaldar’ın düzenlediği ve çeşitli mezhep ve dinlerden olan bir grup cemaatin de hazır bulunduğu mecliste görevimi yapmaya çalışıyordum.

“Peşaver”‌ halkının ekseriyeti Müslüman ve Ehl-i Sünnet kardeşlerden olduğundan dolayı üç saat süren konuşmam daha çok onlara yönelikti. Daha çok İmameti isbat edici konuşmalar yapıyordum.

İşte bundan dolayı onların mecliste bulunan alimleri benden özel bir meclis rica ettiler. Bunun üzerine bir kaç gece bulunduğum eve gelip saatlerce bu mevzularda ilmi tartışmalarda bulunuyorduk.

Bir gün minberden aşağıya indiğimde büyük alimlerden “Hafız Muhammed Reşit”‌ ve “Şeyh Abdüsselam”‌ isminde iki kişinin geldiğini ve benimle görüşmek istediklerini haber verdiler. Bunlar benden vakit aldıktan sonra, her gün akşam namazlarından sonra aralıksız 10 gece yanıma geldiler. Her gece vaktimiz genellikle altı yedi saat, bazen de sabaha kadar süren ilmi sohbet ve tartışmalar geçiyordu. Son gecede Ehl-i Sünnet’in büyük şahsiyetlerinden altı kişi, hak olan Şia mezhebini kabul ederek Şia olduklarını ilan ettiler.

Gazete ve önemli dergilerin muhabirlerinden dört kişi, her iki fırka (Ehl-i Sünnet ve Şia)’nın muhterem şahsiyetlerinden yaklaşık iki yüz kişinin bulunduğu bu toplantıda her iki tarafın konuşma ve münazaralarını kaydedip ertesi gün onları gazete ve dergilerde yayınlıyorlardı. Ben de be gecelerde gerçekleşen o konuşma ve tartışmaları, gazete ve dergilerden bir araya toplayarak siz muhterem okuyucuların huzuruna sunuyorum. İşte bundan dolayı kitabı da “Peşaver Geceleri”‌ diye adlandırdım.

Muhterem edebiyatçılar, kitapta gördükleri hataları kusur görmemelidirler. Çünkü münazara vakti hiç kimse lafız ve sözünün güzelliğine dikkat etmiyor, insanın bütün dikkati mana ve hakikatlerde odaklanıyor. Gazete ve dergilerde naklolunan tartışma ve sözler, hiçbir değiştirme yapılmaksızın muhterem okuyucuların huzuruna takdim edilmiştir.

Bu tartışma ve münazaralarda konuşulan ve söz konusu edilen şeyler; Kur’ân-ı Kerim ve muteber hadislerden istifade edilen şeyler ile muhakkikler, üstatlar ve din alimlerinin önemli sözleri ve gaybi lütuflardı.

Anka menziline kendim eriştim,

Bu merhaleyi Süleyman’ın kuşuyla aştım.

Peşaver’in büyük şahsiyetlerinden ve benim ev sahibim olan sayın “Mirza Yakup Ali han Kızılbaş”‌ efendinin evi, yeterince geniş ve büyük bir cemaate ziyafet çekmek için her türlü imkana sahip olduğundan münazara meclisine tahsis edildi. Tam on gece tartışma meclisi orada düzenlendi; o cemaate oldukça samimiyetle ziyafetler verildi.


[1] - Dördüncü baskının önsözü.

[2] - Âl-i İmran/195.

[3] - Kafi, c.1, s. 54.

[4] - İkinci baskının önsözünden derlenerek özet olarak aktarılmıştır.

[5] - Karaçi, şu anda Pakistan hükümetinin merkezidir. Bombay da Hindistan’ın bir liman şehridir.

[6] - Bu kitabın yayınlandığı tarihte Allah’ın rahmetine kavuştu, rahmetullahi aleyh.

[7] - Kızılbaş Safaviler’e mensub olan bir grup kimselerdi ki Nadirşah’la birlikte Afganistan’ı feth etmeye gittiler. Nadirşah o bölgeden ayrıldığında onlardan bir grubu oraya bıraktı, hakikatte oraya yerleştiler. Onların ırkı böylece sonradan çok meşhur oldu. Emir Abdurrahman Han ve Habibullah Han’ın hükümeti zamanında şialardan çoğu, gördükleri zulüm ve katliamlar neticesinde Muhterem Kızılbaş ailesi Hindistan’a firar etti ve o bölgede oranın halkı tarafından iyi bir şekilde karşılandılar. Şu anda da Hindistan şehirlerinin her tarafında, özellikle Pencab’da bulunmaktadırlar. Çok imanlı, gayretli ve sıcak kanlı kimselerdir.

[8] - Bir Hüseyniye’nin ismidir.

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)