• Nombre de visites :
  • 210
  • 12/3/2017
  • Date :

İslam Dini Açısından “Aile” ve Aile'nin Ferdi ve Sosyal Anlamda (2)

islam dini açısından “aile”

 

 

Toplumun  İnşasında Yeri ve Önemi

 4- Canlılar dünyasında yeni dünyaya gelenler arasında hayatta tutunması en zor  olanı “insan yavrusu” yani “çocuk”tur.

Buraya kadarki sunuşumuzda gördük ki, canlılar dünyasında yeni doğanlar arasında hayata tutunması en zor olanı “insan yavrusu” yani “çocuk”tur. Özelde çocuğun, genelde insanın, hayata tutunabilmesi için “uzun yılları” alan bir “barınma”, “beslenme” ve “korunma”.. “desteği”ne ihtiyaç vardır. Bebeği sarıp sarmalayacak, bağrına basacak, emzirecek, barındıracak ve koruyacak bir anne ve babası veya anne-babanın bu desteklerini ona sağlayacak özellikte birisi mesela bir “sütanne”si olmadan bir çocuğun yaşama şansı yoktur.    

 Çocuğun ihtiyacı olan bu desteğin ona sunulabileceği ortam ise “aile” ortamıdır. Aile ortamında sevgi dolu anne, şefkat dolu baba vardır. Bazı ailelerde, anne ve babadan başka muhtemelen büyük anne ve büyük baba da vardır. Çocuk ilk değilse, kardeş de vardır. Bu ortam, çocuğun hayata tutunmak, sonra da doğuştan sahip olduğu özelliklerini geliştirmek için en uygun bir ortamdır. 

  Kur’an bu gerçeğe veciz bir şekilde işaret eder:

“Ve Allah sizi analarınızın karınlarından öyle bir halde çıkardı ki hiç bir şey bilmiyordunuz. Sizin işitme, görme ve duyma yeteneklerinizi geliştirdi. Şükredesiniz diye. 

“Görmediler mi baksalar a kuşlara: Onlar gökte  uçarlarken onları Allah’tan başka tutan kim?Elbette bunda iman edecekler için çok ayetler var.

“Allah size evlerinizden bir barınak yaptı ve hayvanların derilerinden size gerek göç günlerinizde gerek yerleşik günlerinizde taşıyabileceğiniz hafif evler ve yünlerinden, yapağılarından, kıllarından belli bir süre (giyinecek, kuşanacak, serilecek, döşenecek) ev ve ticaret eşyası yaptı.

“Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaptı ve sizin içi dağlardan siperler yaptı. Sizi sıcaktan – soğuktan ve savaşta koruyacak giysiler yaptı. Böylece üzerinizde olan nimetini tamamlayacak ki siz halis Müslümanlar olup barış yayasınız, diye. (Nahl, 16/78-81)

 Basit bir gözlem bize şunu gösteriyor ki canlılar içinde tüysüz teleksiz/çıplak olarak doğan yalnız “insan yavrusu” yani “çocuk”tur. 

  Canlılarda gelişmişlik arttıkça hayata tutunma şartları da ağırlaşarak değişir.

İnsan, canlı türlerinin en gelişmişi olduğu için, onun hayata tutunma şartları da o ölçüde ağır ve çeşitlidir: 

 Her şeyden önce, bebek, hiçbir canlı türü için söz konusu olmayan şekilde sarılıp sarmalanacaktır. Kundak, beşik, karyola, yatak odası.. gibi kendisine uygun barınma-yaşama yeri ona kendisinden başkası tarafından sunulacaktır. 

 Başlangıç yıllarında emzirilerek beslenecek; her yaşta birileriyle dayanışmaya ve/veya işbölümüne ihtiyaç duyacaktır. “Yalnızlık” ise hiçbir yaşta insan için değildir. 

 İnsan, başta ana-baba ve kendisinden ibaret küçük bir topluluk/aile içine doğacak; sonra akraba çevresiyle, mahallesi sakinleriyle, kentinde yaşayanlarla ve ülkesi vatandaşlarıyla hatta dünya insanlarıyla hayatı paylaşacaktır: “Dayanışma” içine girerek; “işbölümü” yaparak!    

Doğan çocuk bebek haliyle tabiat şartlarına karşı korunmasızdır. Doğan çocuk korunmaya muhtaçtır. Kendisini koruyamaz. Onu ana ve/veya babası yahut onların fonksiyonunu yüklenen “sütanne” benzeri birileri koruyacaktır. 

 Daha önce birkaç kere ifade ettiğimiz gibi bu durum çocuk için bir olumsuzluktur. Çünkü kendi kendine hayata tutunma şansı yoktur. Ama, başka açıdan bakınca görüyoruz ki bu durum çocuk için artı bir özelliktir: O, kendisi için önceden hazırlanan ortamda  sevenleri tarafından beklenmekte ve karşılanmaktadır. 

 İnsan için geneli ve normali budur. 

 5- Çocuğun bu hayati ihtiyacını karşılayacak “sıcak aile yuvası”nın sıcaklığı “meveddet/derin saygı ve sevgi”den gelir

 İnsan, “sevgi”nin ürünüdür: Allah insanı sevdi de yarattı. Çocuk da “sevgi” ürünüdür. Sadece “insan” ve sadece “çocuk” değil; bütün varlıklar “sevgi”nin ürünüdür: Allah Evreni, sevdi de yarattı  Evrendeki düzen sevgiyle korunur; düşmanlıkla bozulur. Onun içindir ki “sevgi” dolu kalpte “iman” rahat eder. “kin” dolu kalpte ise “iman” huzursuz olur Allah katında “Hak Din”in “İslam” olmasının anlamı budur.

Bu kimse kendisi ile de barışıktır.

Kendisiyle, Evrenle ve en önemlisi Tanrıyla barışık olan kimse, Yunus’un deyişiyle  “herşey”i “Yaratan”dan ötürü sevecektir: 

“Yaratılmışı sevdik; Yaradandan ötürü”

İnsan gönlü “sevgi” bakımından çok zengindir. O kadar O kadar engindir ki insanın sevmek  istediği her şeyi sevmeye yeter.

Sevgi dolu kalpte “iman” huzur ve sükun bulur.

Ailenin temelini oluşturan eşler (sonra ana baba) arasına, Kur’an’ın ifadesiyle “meveddet ve rahmet” yerleştirilmiştir: Eşler, birbirlerine karşı “meveddet ve rahmet” duyguları ile doludur. 

Bilindiği gibi “meveddet”, “derin dostluk ve sevgi” demektir. Rahmet de “sevgi ve şefkat” demektir. 

Düşünürsek, eşler arasında dostluk ve sevginin bulunması gerçekten Allah’ın Ayetlerindendir yani ilahi mucizedir. 

Ama, Allah’ın eşlerin gönlüne; “kıskançlık” duygusunu dengeleyerek zararsız hale getirecek, “ideal” beklentilerini yumuşatarak anlayışa dönüştürecek  “derin  dostluk/ meveddet” duygusunu yerleştirmiş olması, eşler arasında sarsılmaz sevgi ve güven duygularının yeşermesine ve pekişmesine yol açar.    

Artık eşler eşinden “beklenti” içinde olmaktan çok kendisi eşine “neyi nasıl versin ki onu daha çok mutlu etsin” özeni ve çabası içine girer.

Bu öyle bir psikolojidir ki, paylaşılacak şey belki değişmeyecek ama bu duygu sayesinde “tükenmez” hatta “hep artar” hale gelecektir. 

 Yüce Yaratanın eşler arasına koyduğu o “meveddet” o “derin dostluk” öyle bir duygudur ki, eşler “hep eşinden bir şeyler bekleme” duygusu içinde bocalamak yerine; “hep eşine bir şeyler verme fırsatını kollama” duygusu içinde “sevgi” dolu, “saygı” dolu” “fedakarlık” dolu “doyumlu” bir psikoloji içinde “huzurlu” ve “mutlu” olarak yaşayacaktır.

 Sonuçta, eşlerin birbirinden bekledikleri ve alabildikleri; birbirine vermek istedikleri ve verebildikleri pratikte pek değişmeyecek ama bölüşülen şeyler psikolojik olarak her ikisini de “tatmin” edeceğinden her ikisi de “huzurlu” ve “mutlu” olacaklardır.

 Uygulaması, eşler arasında hayata geçecek “paylaşma” ile ilgili bu “psikolojik yaklaşım” onlardan meydana gelen ve onları örnek alan çocukları vasıtasıyla bütün topluma, giderek insanlığa mal olabilecektir. 

 İşte, “aile”nin, insanlık için önemini ortaya koyan başka bir sebep daha!

İşin özü, “haklı” olmanın peşinden koşmak değil; “hakkın” peşinden koşmaktır!

İşte, “eş”ler arasındaki “sevgi”nin kaynağı o “meveddet”, o “derin dostluk”, her iki tarafa, “kendi”nden önce “eşi”ni düşünme duygusu veren “yüksek duygu”dur. 

O “yüksek duygu”nun bittiği yerde, “sen-ben” kavgasına girmek yerine “iki olgun insan” olarak ortaklığı bitirmek, yani “boşanmak”tır.

Ancak, boşanmanın; Allah’ın hiç hoşlanmadığı bir fiil olduğunu akıldan çıkarmadan,   boşanmayı “son çare” olarak görmek; mümkünse “”eşler” arasında bulunması gereken o   “meveddet”i, o “derin dostluğu” yeniden yeşertme gayretini gösterdikten sonra “olmuyorsa” o zaman “boşanma” yoluna gitmek. 

SONUÇ

İnsan, Kâinat ağacının meyvesidir.

Kâinat, insanla anlam bulur.

Tanrı Buyruğunu okumak-anlamak da insanın işi; Kâinat Kitabını okumak-anlamak da!

 İnsan, Tanrı Buyruğunu okumakla,

      - Nereden geldiğini, 

      - Nereye gitmekte olduğunu

öğrenir;

- Ben kimim? 

      - Beni Kim Yarattı? 

      - Niçin Yarattı? 

      - İşim-Ödevim nedir? 

      - Sonum ne olacak?

sorularına cevap bulur.

 Kâinat Kitabını okumakla, Kâinatı meydana getiren varlıkları ve eşyayı tanır;

Bu bilgiler insana, onları Yaratanın “İlmi”ni, “Sanatı”nı, “Kudreti”ni daha yakından tanımasını sağlar Tanrı’ya olan saygı, sevgi ve bağlılığı artar; O’na saygısı, hayranlığa dönüşür. 

Eşyadan alaşımlar, bileşikler elde eder; onlardan tekerlekten motora, aletler, arabadan uzay gemisine, araçlar yaparak onları, Kâinatı keşfetme ve hayatını kolaylaştırma yolunda kullanır;  “insan” olarak yaratılmanın keyfini sürerken Tanrısına şükreder.

Bu şartlarda yaşayan eşler, bu dünyaya davet ettikleri insanlara/çocuklarına, bir yandan yaşayacakları fizik ortamı hazırlarken öbür yandan onlarla bu kazanımlarını paylaşır; kazanımları, onlar aracılığıyla gelecek kuşaklara aktarır.                  

 İnsan için “aile” olmasaydı, her halde, bunlardan hiçbiri olamazdı.

 Her şeyi en güzel tasarlayan ve en güzel yaratan Yüce Tanrı’ya, Allah Teala’ya hamd olsun. 

Ayse SUCU

 KAYNAKÇA

1- YAZIR, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili Yeni Meali Türkçe Tefsir, İstanbul, 1935, 1939

2- SUCU, AYŞE, Din ve Kadın, Ankara, 2005

3- DEMİR, DR. FAHRİ, İslam Ahlakı, Ankara, 1999

4- İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, TDV, İstanbul, 2001.

5- AİLE ARAŞTIRMA KURUMU, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, , Ankara, 1993.

6- MUHAMMED HAMİDULLAH, İslam’a Giriş, Çev.: Cemal Aydın, TDV Yayınları, Ankara, 1999.

7- SEVİNÇ,  NECDET, Eski Türklerde Kadın ve Aile, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1987

8- KESKİOĞLU OSMAN, Hatem’ül-Enbiya, Hz. Muhammed ve Hayatı, DİB Yay., Ankara, 2006

 

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)